Kaydet1 Dini Hikayeler - Sükun'ül LeyL - Blogcu



« Önceki |

12/6/2009

Gözyaşlarının Sel Olduğu An (küçük hafız kız)


  • ilkokulu bitirip kursa gelmi$ti. ailesi kendi istegiyle geldigini
    söylemi$ti. kayit için adini sordugumda, hiç de çekinmeyen bir tavirla fatma
    dedi ; ve ekledi: eger hafizlik yaptirmazsaniz kaydolmak istemiyorum.
    böyle tehdit edercesine konusmasi onu ya$indan daha olgun gösteriyordu.
    tebessümle: korkmayin küçük hanim, siz isteyin, hafiz da yapariz, hoca da


    o küçük gözlerinin içi parildadi birden. annesi, hoca hanim kusuruna bakma
    hele sen, ille de hafiz olacagim der de, baksa bir $ey demez. bizim köyün
    hocasindan duymu$. peygamberimiz sav, hafiz olanlara cennette taç
    giydirilecekmis demi$ herhalde. siz daha iyi bilirsiniz ya, köylü kafasi,
    biz de bu kadar duyduk anladik. bu da çocuk iste.

    tabi teyze ne demek, ke$ke herkes sizin gibi duyduklarindan etkilense de
    teslim olsa. siz hiç merak etmeyin, kiziniz önce a sonra, sonra bize
    emanet. kadincagiz elime yapi$ti öpecekken geri çektim, utandim. tuttum, ben
    onun elini öptüm. gözleri ya$ardi. hoca hanim bu eller, gözler hep günahli,
    asil sizinkiler öpülmeye layik.estagfirullah teyze dedim, o ahirette belli
    olur. bu konu$madan sonra kaydigini yaptigimda fatmanin erzurumlu oldugunu
    ögrendim. bir an dü$ündüm, küçük, nasil kalacak bu kadar buralarda

    zaman ilerledikçe fatmanin edepli tavirlari daha da çok etkiledi beni.
    azimliydi. geceleri uykusunun arasinda ayetleri sayiklari görüyordum çogu
    kez. böyle devam ederken, arada bir bana gelip soru soruyordu. bir gün
    hocam, hafiz olmak için kuran-i bitirmek mi lazim diye sordu. ben de, tabii
    ki, hepsini ezberleyeceksin ki hafiz adini alacaksin. bu cevabima çok
    üzülmü$ gibiydi. bir $ey demek istiyordu sanki. te$ekkür etti ve döndü
    arkasina gitti. derslerim arasinda onlara sürekli kuran ezberlemekle isin
    bitmeyecegini, mutlaka içindekiler uygulamak gerektigini hatirlatiyordum.
    talebelerden biri, hocam dedi, fatmanin annesi ona abdestli olmayanin
    hafizlara dokunamayacagini söylemi$, dogru mu? diye sordu. çok ilginç
    dogrusu. ma$a dedim osmanli zamaninda atalarimiz kuran-a ve hafiza
    kiymet verdiklerinden öyle yaparmi$ dedim. çok ho$larina gitmi$ti bu i$.
    hepsi adeta kendilerini ula$ilmasi zor, kasa içindeki altin gibi
    görüyorlardi. görsünlerdedim içimden, bu yasta buralara gelmi$ler. in
    kelamini ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu

    bu arada fatma ara sira rahatsizlaniyor ve revirde yatiyordu. zaman geçtikçe
    fatma nin morali ve sagligi daha da çok bozuluyordu. bir gün dersini iki kez
    aksatinca sordum ne oldu yoksa, anneni mi özledin?hayir dedi.neden moralin
    bozuk? çok fazlada hasta oluyorsun dedim.yanli$ anlamayin, inanin ki annemi
    özleyip de gitmek istedigim yok. burayi çok seviyorum. imdan çok
    korkuyorum. buralari terk edersem bana ahrette hesabini sormaz mi? bir $ey
    diyemedim. suçlu gibi hissettim kendimi.

    o küçük kalpte bu ne imandi ya rabbi!..

    onu hayranlikla izliyordum. bir gün çok rahatsizlandi. doktora götürmek
    zorunda kaldik. bir çok tahlillerden sonra arkada$im olan doktor hanim, hoca
    hanim derhal bu talebeyi ailesinin yanina gönder dedi. $a$kinlikla neden
    diye sordum. bana, belki üzülecek, hatta inanmayacaksin, fakat bu talebe
    kanser dedi.

    adeta ba$imdan a$agi kaynar sular dökülmü$tü. sanki her tarafimi $efkat
    sarmi$ti. hasta haneden ayrilirken fatma ya hiç bir $ey diyemedim. oysa
    anlami$ gibi bana sorular sorup dikkatimi dagitmaya çali$iyordu. kulagima
    egilerek hocam dedi, azrail insanlarin canini alirken nasildir?
    aglamamak için kendimi zor tuttum, güzel bir surettedir, mümin kullara
    dedim. sevindi, sanki mirildandi: belki hafiz olamam, ama elhamdulillah
    müminim dedi

    simdi anlami$tim, bana önceden sormu$ oldugu soruyu. demek ki hastaligini
    biliyordu hafiz olmak için kur an-i bitirmesi gerektigini söyledigimde,
    neden üzüldügünü simdi anlami$tim. birkaç gün sonra e$yalarini hazirlamaya
    ba$ladik. çünkü dayanilmaz acilar içinde oldugunu görüyorduk. evine gitmesi
    gerekiyordu. ailesi geldi. fatma yanima gelerek bana kizmadiniz degil mi?
    eger söyleseydim belki kursa almazdiniz.ne demek? nasil kizarim sana? dedim.
    hem sonra sakin üzülme hafizligimi bitiremedim diye. bu yola girdin ya,
    rabbim seni hafizlar zümresinden yazmi$tir insa. öyle sevindi ki,
    sarildi boynuma: gerçekten ben simdi hafiz sayilirmiyim? anne bak, duydun
    degil mi?;

    Ya Rabbi bu ne a$kti!..

    rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydi su fatma, ne güzel bir kul
    olurdu. böylece fatmayi gözya$lari ile erzuruma ugurladik. çok geçmedi. bir
    iki hafta sonra ailesi agirla$ti haberini verdi. bu bir iki hafta içinde
    ondan iki mektup almi$tim. bana hep hafizlik tacini merak ettigini.
    rüyalarina bile girdigini yaziyordu.

    bir gün sabah namazindan sonra telefon çaldi. fatma nin annesiydi kar$imdaki
    ses. aglamakli bir sesle, hoca hanim fatmayi ugurladik. rica etsem bir hatim
    okurmusunuz? deyince ben de dayanamadim aglamaya ba$ladim. annesi beni
    teselli edercesine telefonu kapatmadan, size ölmeden önce sunu söylememi
    istedi dedi hiçkirarak:

    annecigim hocama söyle, azrail söylediginden de güzelmi$.

    -Ey Rabbim; senin kelamin için yanip tutu$an, yoluna yapi$ip kelamina
    simsIki sarilan kulunu, sen son nefesinde yalniz birakir misin hiç?

    alıntıdır
  • 12/6/2009

    Afrika'daki Kral



    Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı.
    Kral,daha çocukluğundan itbaren arkadaş olduğu,birlikte büyüdüğü bir

    dostunu hiç yanından ayırmazdı.Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
    Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.İster kendi başına
    gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında
    hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!"
    Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar.Kralın arkadaşı tüfekleri
    dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu.Arkadaşı muhtemelen
    tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken
    tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
    Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
    "Bunda da bir hayır var!"
    Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
    "Bunda hayır filan yok!Görmüyor musun, parmağım koptu?"Ve sonra da
    kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
    Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve
    aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte
    avlanıyordu.
    Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.Ellerini,ayaklarını
    bağladılar ve köyünz meydanına odun yığdılar.Sonra da odunların ortasına
    diktikleri direklere bağladılar.
    Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki,kralın başparmağının olmadığını
    farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri
    eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde
    başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı
    çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
    Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini
    anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı
    pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına
    başından geçenleri bir bir anlattı.
    "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.

    İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür
    diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi."
    "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
    "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı
    bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
    "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil
    mi?
    Ve sonrasını düşünsene? "

    12/6/2009

    Ütülü Pantolon

    Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
    -Gel seni camiye gotüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
    -Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
    -Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
    -Ne bileyim olmuyor işte, dedi. Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
    Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
    -Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
    -Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
    Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
    -Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
    -Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
    Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
    Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı. Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
    -Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
    Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

    12/6/2009

    Nasıl görmek istiyorsan öyle bakarsın..!!

    İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasindaydilar.
    Adamlardan birinin her ogleden sonra 1 saatligine oturmasina izin veriliyordu,
    cigerlerindeki suyun suzulmesi icin.
    Bu hastanin yatagi odadaki tek pencerenin tam yanindaydi.Diger hasta ise hep sirtustu yatmak zorundaydi.
    Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konusur, eslerini, ailelerini, evlerini,islerini, askerlik anilarini, tatilde gittikleri yerleri anlatirlardi birbirlerine.
    Pencerenin yanindaki hasta, her ogleden sonra oturmasina izin verdikleri saati diger hastaya pencereden gorebildiklerini anlatarak geciriyordu.
    diger hasta hep bir sonraki gunu iple cekmeye basladi, disaridaki renkli ve hareketli dunyayi dinlemek icin.
    Pencere, icinde cok guzel bir göl olan parka bakiyordu.Ördekler ve kugular gölde yuzerken çocuklar model bot'larini suda yuzduruyorlardi.
    Genc asiklar, gokkusaginin tum renklerindeki ciceklerin arasinda kol kola dolasiyorlardi.Ulu agaclar etra fi susluyor, uzaktan sehrin silueti gorunebiliyordu.
    Pencere kenarindaki adam bunlari muhtesem bir detayla anlatirken, odanin diger ucunda yatan adam gozlerini kapar ve bu muhtesem manzarayi hayalinde canlandirirdi.
    Sicak bir ogleden sonra, pencerenin yanindaki adam gecmekte olan bir senlik alayini tarif etti.Diger adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandirabiliyordu, pencere kenarindaki adamin tasviriyle.
    Gunler ve haftalar gecti.
    Bir sabah banyo yaptirmak icin su getiren gunduzcu hemsire pencere kenarinda yatan hastanin cansiz bedeniniyle karsilasti:
    uykusunda, huzur icinde ölmüştü.
    Huzunlendi, hastane gorevlilerini cesedi disari tasimalari icin cagirdi.
    Uygun zaman gectigine kanaat getirir getirmez,diger hasta pencerenin kenarindaki yataga tasinmasinin mumkun olup olamayacagini sordu.Hemsire Memnuniyetle istegini yerine getirdi, hastanin rahat oldugundan emin Olduktan sonra onu yalniz birakti.
    Yavasca, duydugu aciya aldirmadan, bir dirsegine yaslanarak disaridaki dunyaya bakmak uzere yatagindan dogruldu adam.
    Sonunda, disariyi kendi gozleriyle gorme zevkini yasayabilecekti.
    Pencer eden disari bakabilmek icin yavasca donmeye zorladi kendisini.
    Pencere, bos bir duvara bakiyordu.
    Adam hemsireye, vefat eden oda arkadasinin pencerenin disinda gorunen Harika seylerden bahsetmesine sebep olan seyin ne olabilecegini sordu.
    Hemsirenin cevabi, olen adamin kor oldugu ve pencerenin onundeki duvari gormedigiydi. 'Sanirim seni cesaretlendirmek istedi' dedi.
    Epilog: Diger insanlari mutlu etmek çok buyuk mutluluk getirir,
    Kendi durumunuz ne olursa olsun.
    Paylasilan dertler yarisi kadar uzuntu verir, paylasilan mutluluklar ise İki kati artar.
    Kendinizi zengin hissetmek istiyorsaniz,
    sahip oldugunuz ve paranin satin alamayacagi her seyi paylasin.

    Selam ve dua ile..


    12/6/2009

    Baba Oğluna Sordu...


    80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.

    Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:


    'Bu ne oğlum?'

    Oğlu şaşkın, cevapladı: 'O bir karga baba.'

    Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?'

    Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'

    Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?'

    Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'

    Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'

    Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

    'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'





    4/6/2009

    Namaz kilacaktim

    Zerrin Hanımın teyzesiydi…

    Hayatı yaşamayı, gezip eğlenmeyi pek severdi.

    Ona göre insan dünyaya bir kez gelmişti. Öyleyse hayatın tadını çıkarmalıydı.

    Bu sebeple İslâmî hayatla arası yoktu. Ona göre insanlar ihtiyarlayıp beli büküldüğü zaman namaz kılmalı ve örtünmeliydi.

    Yeğeni Zerrin örtündüğü zaman şok olmuştu. Onu bu hayattan sürekli uzaklaştırmaya çalıştı:

    “Kızım sen daha çok gençsin. Bu yaşta öcüler gibi nasıl kapanıyorsun. Hem kocan seni beğenmez. Eskisi gibi süslen püslen. Bu ne, temizlikçi kadınlara dönmüşsün.” deyip, Zerrin Hanım’ı vazgeçirmeye çalışıyordu. Zerrin Hanım ise:

    “Teyzeciğim, eşim benim bu halimden memnun. Onun gözü şimdiye kadar başka kadınlarda olmadı ki, bundan sonra olsun” diyerek itiraz ederdi. Fakat teyzesi ikna olmaz itirazını sürdürürdü:

    “Şimdiye kadar güzeldin. Şimdi güzelliğini kapattın. Onun için eşinin gözü başka kadınlara kayabilir.”

    “Ablam açık, ama kocası her gün bir kadınla geziyor. Buna ne diyeceksin? Eğer bir erkek başka kadına ilgi duyarsa bunu ancak dini duyguları engelleyebilir. Zaten dinimizde bir erkeğin başka kadına başka gözle bakması haram.”

    Aslında Zerrin hanımın teyzesi kendisini çok seviyordu.. Kendine göre kurtulmasını istediğinden üstüne düşüyor, yeni tarz hayatından vazgeçirmeye çalışıyordu. Bu yüzden karşılıklı konuşmaların ardı arkası kesilmiyordu:

    “Sen daha çok gençsin yavrum, hele bir yaşlan. Hacca gider günahlarını affettirir, örtünürsün.”

    “Peki teyzeciğim, ya hacca gidemeden, yaşlanmadan ölürsem?”

    “Canım bu yaşta ölümü düşünme”

    “Ya ansızın gelirse?”

    Zerrin’in teyzesi sıkıştığında saldırganlaşıyordu:

    “Senin kafan örümceklenmiş. Ne yapsak içine bir şey girmiyor. Hiç aynaya bakmıyor musun? Eski Zerrinle yenisi arasındaki farkı görmüyor musun? aşkına kızım kendini neden kandırıyorsun. Sinema yok, tiyatro yok, dans yok, müzik yok. Peki bu nasıl zevk almak?”

    “Zamanında hepsini yaptım teyze. Ama itiraf ediyorum, şimdiki hayatım çok daha zevkli.”

    “Eşin nasıl da seni böyle geri kafalı yaptı? Beynini yıkadı?”

    “Yapma teyzeciğim. Uzun sandığın hayat çok kısadır. Göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Sonra sen de pişman olursun. Gel sen de ALLAH’a kul ol.”

    “Neee. Senin gibi öcü mü olacağım. Hele dur daha çok var.”

    “Bir gün iş yerimde kadınlık gururumun kırıldığını hatırlıyorum. İşe makyajsız gitmiştim. O gün yabancı misafirler firmayı gezmeye gelecekmiş. Müdür yanıma gelip

    “Zerrin Hanım bugün o muhteşem güzelliğiniz neden yok?” dedi. Ben de:

    “Güzelliğimin işimle ne alâkası var?” dedim. Bana:

    “Efendim, siz bizim iş yerimizde vitrinimizsiniz. Sizin güzel olmanız gerek.”

    “Ben bir iş yaptığımı sanıyordum. Adamlar beni meğer bir süs eşyası, dekor olarak görüyorlarmış!Artık örtüm sayesinde bu tür aşağılanmaktan kurtuldum.”

    “Bunlar sana şimdi heyecan verir ama sonra usanırsın.”

    “Bu geçici bir heves değil teyze. Bak dilersen sana bir şey okuyayım:

    “Dünya durmuyor gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak ihtiyarlık şafağı kulaklarının üstünde doğmuştur. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda yerleşmeğe hazırlanan hastalıklar ölümün keşif kollarıdır. Ama ebedî ömrün önündedir. O ömürde göreceğin lezzet, ancak bu fani ömürde çalışmalarına bağlıdır. Senin o sonsuz ömürden hiç haberin yok. Ölüm seni uyandırmadan uyan.”

    “Sen bunları nereden okuyorsun?”

    “Said Nursi’nin Kur’an tefsirinden.”

    “Eyvah, nereden buldun bu kitapları? Yoksa sen nurcu mu oldun? Konuşmalarından belliydi zaten. Demek nurculara karıştın ha?”

    Teyzesi, toplumda yalan yanlış dolaşan kanaatlerini bir bir sayıp dökmeğe başladı:

    “Eskiden beri biz gazetelerde nurculuğun fena bir şey, “irticai” faaliyetler olduğunu okurduk. Said-i Nursi’nin bütün hayatı hapiste geçmiş. Tehlikeli ve suçlu olmasa hapse atarlar mıydı?”

    “Teyzeciğim, tüm kulaktan dolma yanlış bildiklerini gerçek sanıyorsun. Oysa piyasada çok silik söz dolaşıyor. Peygamberimizi de yurdundan göç etmek zorunda bırakmadılar mı?. Peki peygamberimiz tehlikeli ve suçlu olduğu için mi onca zulmü yapmışlar? Üstelik Said Nursi’ye açılan bütün davalar beraatla sonuçlanmış. Bunu da biliyor muydun?”

    Teyze saplantılarından bir türlü vazgeçmiyordu:

    “Bak evlâdım böyle şeylerle uğraşma. Sana ne nurculuktan, sana ne Said Nursi’den. Şu üç günlük dünyada ye, iç, eğlen.”

    “Peki insanın dünyaya gönderilişinin bunlardan başka bir gayesi yok mu? Nereden gelip nereye gittiğini, onu bu dünyaya göndereni düşünmesin mi? Yaratıcının emirlerine göre yaşamasın mı?”

    “Canım dedim ya bu işi yaşlanmaya bırak. Sonra gençliğin gider, pişman olursun.”

    Zaman böyle akıp giderken, Zerrin hanım arada gelip olan biteni benimle paylaşıyordu. Son görüştüğümüzde teyzesi ile ilgili çok farklı şeyler söyledi:

    “Teyzemle bu tartışmalarımız sürüp giderken aradan az zaman geçti ve teyzem ne yazık ki kansere yakalandı!

    Artık bütün gün yatıyordu. Hastaneye kaldırılmıştı. Ziyaretine gittim:

    “Teyze” dedim. “Benden bir istediğin var mı? Sana nasıl yardımcı olabilirim?”

    Teyzem yüzüme çaresiz ve pişmanlık dolu gözlerle baktı:

    “Zerrin otur yanıma,” dedi.
    Titreyen elleriyle ellerimi tuttu. Derin bir “ah!” çekti. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bütün vücudu sanki büyük bir fırtınaya tutulmuştu. Kesik hıçkırıklar arasında:

    “Sen haklıymışsın.” dedi. “Gerçekten hayat çok kısaymış, dünya faniymiş. Bilmedim, bilemedim. Sanıyordum ki, Azrail benim kapımı hiç çalmayacak. Yaşlandığımda namaz kılacaktım, hacca gidip tövbe edecektim. Yanılmışım. Şimdiye kadar yaşadığım hayattan elimde sadece acılar kaldı. Şimdi sadece namazlarımı kılmak istiyorum.”

    Teyzem bana yıllardır dindarlığımdan dolayı yapmadığını bırakmamıştı. Özellikle tüm felsefesini yaşlanınca örtünüp ibadet etmek üzere kurmuştu. Ama şimdi o felsefesinin iflas ettiğini, bir işe yaramadığını acılar içinde itiraf ediyordu. Ama iş işten geçmişti.

    Teyzemi mahcup etmemek için başımı önüme eğdim. Ama o tüm pişmanlık dolu sözlerle itirafını sürdürdü:

    “Namazlarımı kılacaktım. Ama artık günlerim sayılı. Ahhhh! Tekrar dünyaya gelsem, sadece ALLAH’a ibadet ederim. Ömür bitmez, yıllar tükenmez sandım. Ne olur benim için dua et.” dedi ve gözlerini yumdu..
    Teyzemin çaresizlik içindeki pişmanlığı bana Üstad Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hatırlattı:

    “Eyvah, aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider.”

    23/4/2009

    Eğer mezarda da beni yalnız bırakmayacağınıza söz verirseniz, s


    Gencim Güzelim...ama!

    Yakınlarımızla birlikte, ölen annemin halasının yüzünü son bir defa görmek için mezarın başına gittiğimizde, imam bu isteğimizi kabul etmedi. Tabutu açtılar ama, sadece kefenin başındaki bağlar çözüldü. Tabut toprağa indirildikten sonra, yan yana tahtalar dizilmeye başlandı... Artık dünya ile irtibatı, kapanıyor ve ameliyle baş başa kalıyordu. Benim ise, her tahta kapayışta içimdeki dünya sevgisi biraz daha ölüyordu. Toprak atılmaya başlandığında anladım ki; bu dünya gerçekten koskocaman bir yalandan ibaret. Mezarın üzeri toprakla tümsek yapılınca, o kadın yaşamış mıydı, yaşamamış mıydı belli değildi?

    Biraz sonra, hepimiz onu terkettik. O yapayalnız kaldı. İşte o zaman kendi hâlime sessizce ağlamaya başladım.

    “Ben madem ki, toprağın altında tek başıma bırakılacağım? Madem ki, asıl lâzım olan yerde kimse benimle ilgilenmeyecek? O zaman dünyada iken ne diye onun bunun sözüne kanıp, sofu derler diye ibâdetlerimi yapamıyorum?..”

    Eve döndüğümüzde anneme; “Fazla eşarp veya tülbent var mı?” diye sorunca, çok şaşırdı. Ona; “O yalnız yerde hesap vermekten çok korkuyorum anneciğim...” dedim. Çok memnun oldu. İbâdete başladım. Kocam da çok sevindi. Fakat kısa zamanda çevremdeki bazı kimseler bana; “Gençsin, güzelsin, niye böyle şucular, bucular gibi oldun? Hayatını yaşasana!..” demeye başladılar.

    Ne söylediysem onlar ikna olduklarını söylemediler. En sonunda dedim ki:

    “Burada bana akıl verebiliyorsunuz. Eğer mezarda da beni yalnız bırakmayacağınıza söz verirseniz, sizin sözünüzü dinlerim...”

    Ey kuL kıL namazı,Çekme dünya nazı.
    Yarın kıLarım diyenin,Dün kıLDık namazını !


    alıntı

    23/4/2009

    Hayatın değerini bilmeyenlere...



    Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum.
    Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16-17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu.

    Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:
    -Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!

    Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:
    -Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.

    -Aldığı ilâçlar yanınızda mı?

    Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.

    -Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.

    -Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?

    -İki saat kadar olmuş.

    Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:
    -Hımm! Yazık, çok yazık!

    Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum.

    Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:
    -Ne yapacağız doktor bey?

    Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı.

    Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.
    -Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.

    Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki her biri bir kenara çöktü.

    Baba ve anne bir şeyler mırıldanıyorlardı Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:
    - Ne olacak doktor bey Hiçbir şey yapamaz mısınız ?

    -Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.

    Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak gerçekten zor bir durum olmalıydı Hem insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini arkadaşlarını ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını Belki de arkasından neler düşünüleceğini konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi. Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu diyorum kendi kendime.

    Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:
    -Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok? İçeri yeni giren doktor, kaş göz işaretiyle ne olduğunu sordu.

    Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:
    -İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef Durum da ciddi Yapılacak bir şey kalmamış Sonra raporunu tanzim ederiz.

    Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor. Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim.

    Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:
    -Doktor bey! Serumla bol mayi verip bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?

    Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı: Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah''ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...

    Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:
    -Yoksa, sende mi inandın öleceğine?

    -Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?

    Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

    ALINTI......

    11/3/2009

    Kur'anla Konuşan Kadın



    Abdullah b. Mübarek anlatıyor: Hacı olmak ve Peygamber Sallellahü Aleyhi ve Sellem’in kabrini ziyaret etmek için Beytullah’a doğru yola çıkmıştım. Yolun bir kısmını katettiğimde birden bir karartı gördüm.
    İyice yaklaştığıımda karartının üzerinde yün bir hırka ve başörtüsü olan bir ihtiyar kadın farkettim.
    Ona: ALLAH Celle Celalühu’nun selamı, bereketi ve rahmeti üzerine olsun, dedim
    . O: “Rahim (çok esirgeyici Rablerin) den (kavlen) bir selam da vardır”(Yasin;5 dedi.
    Ben ona: ALLAH sana rahmet etsin, burada ne yapıyorsun, dedim.
    Kadın da: “ALLAH Celle Celalühu kimi saptırırsa, artık onu yola getirecek yoktur” (Araf;186) dedi.
    Böylece onun yolunu kaybettiğini anladım ve nereye gitmek istiyorsun? diye sordum.

    O cevaben dedi ki:
    “Münezzehtir O hâlıkı kudret ki, kulunu Mescidi Haram’ dan alıp, Mescidi Aksa’ya götürdü”(İsra;1).

    Bu cevaptan, onun haccını bitirdiğini ve Mescidi Aksa’ ya gitmek istediğini anladım.

    Ona: Ne zamandan beri buradasın? diye sordum.
    O: “Üç tam gece” (Meryem ;10) dedi.
    Ben: Yanında yiyecek birşey göremiyorum, dedim.
    O: “Beni yediren de, içiren de O’ dur”(Şuara;79) dedi.
    Ben: Ne ile abdest alıyorsun? (Suyun yok) dedim.
    O dedi ki: “Su bulamazsanız, tertemiz bir toprağa teyemmüm ediniz”(Nisa;43).
    Ben ona: Yanımda yiyecek var, yermisin? dedim.
    Kadın: “Sonra orucu geceye kadar tamamlayın”(Bakara;187) dedi.
    Ben, bu ay Ramazan değil dedim.
    O: “Kim tatavvu (gönülden vacip olmayan amellerden) hayır iyilik yaparsa, (karşılığını görür) ALLAH Celle Celalühu şükrün karşılığını verendir ve bilendir”(Bakara;158) dedi.

    Ben; seferde oruç tutmamak bize mübah kılındı deyince,

    O: “Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır”(Bakara;184) dedi.

    Ben: Niçin benim sana konuştuğum gibi konuşmuyorsun? dedim

    Kadın: “Bir lakırdı telaffuz etmez ki, illa yanında hazırlanmış bir gözetici melek vardır”(Kaf;1 dedi.

    Ben: Sen kimlerdensin? dedim.

    O: “Bilmediğin şeyin ardına düşme, doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur”(İsra;36) dedi.

    Ben: Hata ettim, bağışla, bağışla, dedim.

    O ise: “Bu gün sizin üzerinize bir levm yoktur (bugün azarlanacak değilsiniz) ALLAH Celle Celalühu sizi bağışlar”(Yusuf;96) dedi.

    Ben: İstermisin, seni şu deveme bindireyim de kafilene yetiştireyim, dedim.

    O ise: “Hayırdan ne yaparsanız, ALLAH Celle Celalühu onu bilir” (Bakara;197) dedi.

    Binmesi için devemi ıhtırdığımda (çöktürdüğümde),

    O: “O mü’min erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler”(Nur; 30) dedi.
    Gözümü ondan çevirdim ve bin dedim. Binmek istediği vakit deve ondan ürktü ve elbisesini yırttı.
    O: “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür”(Şuara ;30) dedi.
    Ben: Sabret onu bağlayayım, dedim. O: “Süleyman’a (aleyhisselam) bu meselenin hükmünü bildirmiştik”(Enbiya;89) dedi.
    Deveyi bağladım ve bin dedim.
    Bindiğinde: “Bunları bize musahhar kılan (buyruğumuza veren) Rabbımızın şânı pek yücedir. Zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbımıza döneceğiz”(Zuhruf;1314) dedi.
    Devenin yularından tuttum ve bağırarak yürümeye başladım.
    Kadın: “Yeryüzünde mütedil ol (tabî ol) sesini kıs”(Lokman;19) dedi.
    İyi ki âyeti devam etmemiş: “Muhakkak seslerin en çirkini merkep sesidir” (Lokman;20).
    Ben de yavaş yavaş yürümeye ve şiir terennüm etmeye başladım.
    Kadın: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun”(Müzzemmil;20) dedi.
    Ben ona: “Sana birçok hayır verilmiş”(Bakara;269) dedim.
    O: (ayet devam ediyor) “Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır”(Bakara;269) dedi.
    Biraz yürüdükten sonra: Kocan var mı? diye sordum.
    O: “Ey iman edenler, öyle şeylerden sual etmeyiniz ki, eğer size açıklanırsa, sizi müteessir eder (Size açıklanınca, hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın)”(Maide;101) deyince, sustum ve kafileye yetişinceye kadar konuşmadım,

    sonra: İşte kafile, senin orada kimin var? dedim.
    O: “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür”(Kehf;46) dedi. Böylece kafilede çocukları olduğunu anladım.
    Onların alâmeti nedir? dedim.
    Kadın dedi ki: “Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar”. Ve çocuklarının, kafilenin rehberleri olduklarını anladım. Kafilenin ilerisine yöneldim, sonra: İşte kafilenin başı, çocukların kimlerdir? dedim.

    Kadın: “ALLAH İbrahim’i dost edinmişti”(Nisa;125). “ALLAH Musa’ya hitap etti, tekellüm etti”(Nisa;164). “Ey Yahya! kitaba kuvvetle sarıl”(Meryem;12) dedi. Ben:
    Ey İbrahim, Ey Musa, Ey Yahya diye bağırdım. Bir de ay yüzlü gençlerle karşılaştım.
    (Şimdi öyle isimler koyuyorlar ki, ne Kur’an’da var, ne de Hadis kitaplarında; ALLAH Celle Celalühu selâmet versin!)
    Geldiler.
    Sonra yerlerimize oturunca, kadın oğullarına taraf: “Şimdi birinizi şu paranızla (gümüş akçenizle) şehre gönderin. Taam bakımından hangisi daha temiz ise ona baksın da, ondan size bir rızık getirsin”(Kehf;19) dedi. Onlardan biri gitti, yiyecek getirdi. Sonra bana takdim ettiler.
    Kadın: “Afiyetle yeyiniz ve içiniz. Geçmiş günlerde takdim etmiş olduğunuz (peşinen işlediklerinize karşılık) şeylerin mükâfaatı olarak”(Hakka;24) dedi.
    Ben ise: Bu kadının halini bana açıklamadıkça yemeğiniz bana haramdır, (yani açıklamazlarsa yemeyeceğim) dedim.
    Çocuklar:Bu bizim annemizdir. Kırk yıldır; hatâ yaparım da ALLAH Celle Celalühu’nun gazâbına uğrarım korkusuyla, Kur’an’dan başka birşeyle konuşmuyor, dediler. Ben: “İşte bu ALLAH’ın fazlıdır ki, bunu dilediğine verir ve ALLAH Celle Celalühu büyük fazl (lütuf) sahibidir” (Cuma;4) diyerek sohbeti bitirdim

    20/10/2008

    Affet Babacığım...


    Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

    Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.


    Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

    Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.


    Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

    Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

    Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

    Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.


    Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.


    Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.


    Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

    Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.

    Blogcu ile yapıldı
    Veda Hutbesi
    Veda Hutbesi
    Bismillahirrahmanirrahim

    EY İNSANLAR!

    Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.
    İNSANLAR!

    Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.


    ASHABIM!

    Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.


    ASHABIM!

    Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

    ASHABIM!

    Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.


    İNSANLAR!

    Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

    İNSANLAR!


    Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki
    hakkınız, onların, aile yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.


    MÜ'MİNLER!


    Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur'andır.
    MÜ'MİNLER!
    Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...


    ASHABIM!

    Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

    İNSANLAR!

    Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

    İNSANLAR!

    Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.
    İNSANLAR!
    Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

    "-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.)

    Şahid ol yâ Rab!
    Şahid ol yâ Rab!
    Şahid ol yâ Rab!
    Kuran-ı Kerim
    Kütüphanem
    » 40 Hadis
    »
    Vaazlar
    »
    Sorularla Dinimizi Öğren
    »
    islamda Cinsel Hayat
    »
    Adet, Lohusalık, Regl
    »
    Dua nedir? Çeşitli Dualar
    »
    Din Nedir?
    »
    İman Nedir Nasıl edilir
    »
    Adab-ı Muaşeret
    »
    Resimli Flash Şiirler
    »
    Hz.Muhammed Hayatı
    »
    MEZHEPLER
    Adab-ı Muaseret
    » Selamlasma Adabi
    »
    Saygı Adabı
    »
    Kardeşlik Adabı
    »
    Komşu Adabı
    »
    İzin İsteme Adabı
    »
    Yemek Adabı
    »
    Elbise Adabı
    »
    Doğruluk Adabı
    »
    Sır Tutma Ahlakı
    Namazlar(Resimli)
    » Namazın Kılınışı Resimli
    » Namaz Kılma Tablosu
    »
    Cuma Namazı Kılınışı
    »
    Bayram NanazıI
    »
    Cenaze Namazı
    »
    Kaza Teravih Yolcu Namazları
    »
    Sehiv Secdesi (Unutma Secdesi)
    Abdest (Resimli)
    » Abdestle ilgili Bilgiler
    »
    Abdest Alınışı Resimli
    »
    Abdesti Bozan ve Bozmayan Durumlar
    »
    Gusülle ilgili Bilgiler
    »
    Teyemmüm Bilgiler
    »
    Teyemmüm Resimli
    Mubarek Gün-Gece
    » Kadir Gecesi
    »
    Mevlüt Kandili
    »
    Regaib Kandili
    »
    Miraç Kandili
    »
    Beraat Kandili
    »
    Mübarek Günler
    »
    Üç Aylar
    » Kandil Mesajları
    Kıssadan Hisse
    » 33 ADIM
    »
    86400 Saniye
    »
    Hüzün
    »
    İcki Icmek
    »
    Sakat Köpek
    »
    Kirlangic
    »
    Sevgi Agaci
    »
    Yaban Kazlari
    »
    Dini Hikayeler TÜMÜ
    Önemli Dini Bilgiler
    » Oruç ile ilgili Bilgiler
    »
    Zekat ile ilgili Bilgiler
    »
    Hac ile ilgili Bilgiler
    »
    Kurban ilgili Bilgiler
    »
    VEDA HUTBESİ
    Hurafeler
    » SiHiR = BÜYÜ
    » Çaput Bağlamak
    » MUSKA
    » Mum Yakmak
    » Kurşun Dökmek
    » Fal Açmak
    » Günlerin Uğursuzluğu