Kaydet1 Sükun'ül LeyL - Blogcu - Sayfa 3



« Önceki | Sonraki »

3/6/2009

Okuyor musun EFENDİM Yazılarımızı



 Okuyor musun EFENDİM.
yazılarımızı.
sana olan sevgilerin izharını.

haberdar mısın aşkınla yanan
yüreklerden.
samimi özlem çeken
gönüllerden

bir konu açtım senin adına...

 BİZLER SENİ GÖRMEDEN SEVDİK EFENDİM

aşıklar gelsin seni koklasın diye
ve volkan gibi patlasın bazıları
SEVDA fışkırsın gönüllerinden


seninle konuşmaya
seni koklamaya
ellerinden tutmaya
dizin dibine oturmaya
ve seninle beraber
aglamaya
bir konu açtım EFENDİM


VE BUGÜN GÖRÜYORUM Kİ
BİR AŞIĞIN GELMEDİĞİ GÜN YOK
GÜL KOKAN BU KONUYA
BİR AŞIĞIN SEVGİSİNİ ANLATMADIĞI
GÜN YOK
VE BEN HER MESAJDA
SANA SESLENİYORUM
BİZLERİ AFFETTİN Mİ EFENDİM! S.A.V.

23/4/2009

Eğer mezarda da beni yalnız bırakmayacağınıza söz verirseniz, s


Gencim Güzelim...ama!

Yakınlarımızla birlikte, ölen annemin halasının yüzünü son bir defa görmek için mezarın başına gittiğimizde, imam bu isteğimizi kabul etmedi. Tabutu açtılar ama, sadece kefenin başındaki bağlar çözüldü. Tabut toprağa indirildikten sonra, yan yana tahtalar dizilmeye başlandı... Artık dünya ile irtibatı, kapanıyor ve ameliyle baş başa kalıyordu. Benim ise, her tahta kapayışta içimdeki dünya sevgisi biraz daha ölüyordu. Toprak atılmaya başlandığında anladım ki; bu dünya gerçekten koskocaman bir yalandan ibaret. Mezarın üzeri toprakla tümsek yapılınca, o kadın yaşamış mıydı, yaşamamış mıydı belli değildi?

Biraz sonra, hepimiz onu terkettik. O yapayalnız kaldı. İşte o zaman kendi hâlime sessizce ağlamaya başladım.

“Ben madem ki, toprağın altında tek başıma bırakılacağım? Madem ki, asıl lâzım olan yerde kimse benimle ilgilenmeyecek? O zaman dünyada iken ne diye onun bunun sözüne kanıp, sofu derler diye ibâdetlerimi yapamıyorum?..”

Eve döndüğümüzde anneme; “Fazla eşarp veya tülbent var mı?” diye sorunca, çok şaşırdı. Ona; “O yalnız yerde hesap vermekten çok korkuyorum anneciğim...” dedim. Çok memnun oldu. İbâdete başladım. Kocam da çok sevindi. Fakat kısa zamanda çevremdeki bazı kimseler bana; “Gençsin, güzelsin, niye böyle şucular, bucular gibi oldun? Hayatını yaşasana!..” demeye başladılar.

Ne söylediysem onlar ikna olduklarını söylemediler. En sonunda dedim ki:

“Burada bana akıl verebiliyorsunuz. Eğer mezarda da beni yalnız bırakmayacağınıza söz verirseniz, sizin sözünüzü dinlerim...”

Ey kuL kıL namazı,Çekme dünya nazı.
Yarın kıLarım diyenin,Dün kıLDık namazını !


alıntı

23/4/2009

Hayatın değerini bilmeyenlere...



Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor, 'doktor bey' hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastahanenin acil servisinde olduğu gibi, burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerin yanında, bana pek sorumluluk düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe kazanmaya çalışıyordum.
Saat gecenin bir buçuğuydu. İki bayan, kollarından tuttukları, 16-17 yaşlarında, esmer, topluca bir delikanlıyı hastahaneye getiriyordu.

Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey arkalarından soluk soluğa geliyor, bir yandan da şöyle sesleniyordu:
-Kurtarın yavrumu, kurtarın çocuğumu!

Nöbetçi doktor, gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu. Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. Ben doktorun yanında ayakta bekliyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu:
-Doktor bey, oğlum intihar niyetiyle ilâç içmiş. Annesi fark edince, hemen getirdik.

-Aldığı ilâçlar yanınızda mı?

Adam, ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.

-Şu haptan on beş-yirmi tane, şundan on kadar, şundan da üç-beş tane içmiş.

-Ne zaman içtiğini biliyor musunuz?

-İki saat kadar olmuş.

Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra, bir delikanlıya, bir de kutulara baktı. Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak:
-Hımm! Yazık, çok yazık!

Aile endişe ve merak içinde, doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor, ama doktordan ses çıkmıyordu. Bense, gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum.

Kısa süren bir sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:
-Ne yapacağız doktor bey?

Doktorun yüzü gerginleşti. Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı. Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı.

Ağzından dökülen son sözler, hasta ve yakınları için kurşun gibiydi.
-Üzgünüm! Yapılacak bir şey yok. Hem bu ilâçlar... Üstelik de geç kalmışsınız.

Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış, beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran delikanlı, birden doğrulup pür dikkat doktora baktı Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce sarsıldı Dizlerinin bağı çözülmüşçesine kendini yere bıraktı Aile fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki her biri bir kenara çöktü.

Baba ve anne bir şeyler mırıldanıyorlardı Uzun süren bir suskunluk ve şaşkınlıktan sonra:
- Ne olacak doktor bey Hiçbir şey yapamaz mısınız ?

-Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da yararı olmaz Herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. Gene de hastayı müşahede altına alalım.

Ben de en az aile kadar şaşırmıştım. Delikanlının yüzüne bakıyordum. Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce neler hissettiğini düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak gerçekten zor bir durum olmalıydı Hem insan bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür neler hisseder, neler yapardı? Aslında her birimizin, ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi? Hayatın karmaşa ve med-cezirleri arasında ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor veya kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı, geçmişini arkadaşlarını ailesini düşünüyor olmalıydı. Veya ölümden sonraki hayatı; yani bir saat sonrasını Belki de arkasından neler düşünüleceğini konuşulacağını... Halbuki ne kadar çok plânı vardı. Şimdi ise, o plânları düşünmek bir yana son saatini nasıl geçireceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş gibiydi. Diğer taraftan, hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir hastanın yakınları doktora bir şeyler sorarken, sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum, sohbet için geliyor. Az ötede, hemşirelerin küçük teybinden, bir arabesk parça yükseliyor: Batsın bu dünya Hayatla ölümün iç içeliği galiba bu diyorum kendi kendime.

Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile sorusunu tekrarladı:
-Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey? Hiç mi ümit yok? İçeri yeni giren doktor, kaş göz işaretiyle ne olduğunu sordu.

Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi:
-İntihar girişimi doktor bey. Geç kalmışlar maalesef Durum da ciddi Yapılacak bir şey kalmamış Sonra raporunu tanzim ederiz.

Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek ürkütmüştü. Pişmanlık duygusu içerisinde ve titrek bir sesle doktora'Kurtulmak için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor! Beni kurtarın, ölmek istemiyorum dedi. Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce hiç görmemiştim. Üstelik çok da gençti. Hayalen morga gidip, gencin otopsisini düşünüyorum. Demek, karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek, otopsi için açılacak ve biz bir rapor tanzim edip bırakacağız! Hayat ve ölüm... Yaşamak ve ölmek... Genç olmak, yaşlı olmak, hayatı anlamak, ölümü benimsemek... Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek... Ölüme her an hazır olmak... Veya kendini hazır hissetmek... Kısacası ölümü kuşanmak... Hayata ve ölüme anlam kazandırmak... Bir sürü düşünce beynime doluşuyor. Doktor oradan uzaklaştı. Ben de peşinden gittim.

Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum:
-Doktor bey! Serumla bol mayi verip bir yandan da idrar söktürücülerle kanını temizleyemez miydik?

Doktor dönüp, gözlerimin içine baktı: Kardeşim görüyorsun, burada ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta kalmak için mücadele ederken, bu delikanlı daha on yedi yaşında ve intihara kalkışıyor. Ölmek istiyorsa, neden ona mâni olalım? Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş, hayat ne imiş düşünsün! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar acı çektirdiğini fark etsin! Dahası Allah''ı hatırlasın; kul olmayı... Ölümü ve sonrasını da tabii ki...

Arkasından, beni bir kez daha şaşırtan bir kahkaha atıp şöyle dedi:
-Yoksa, sende mi inandın öleceğine?

-Ne yani, delikanlı ölmeyecek mi?

Gülerek, ilaç kutularını gösterdi. Elindekiler, vitamin hapı, öksürük kesici ve balgam sökücülerdi.

ALINTI......

23/4/2009

Kadın Kadına



Kadin olmak demek anne olmak demek.

Resullullah s. a. v söyle buyuruyor:Cennet annelerin ayagi altinda.
ama nasil anne islamin isiginda yasayan vede evladinada yasatan annelerden bahsediyor.

bir kadin Rabbine kullugu edip Resulunun yolundan gidiyor vede evde esine hizmet edip cocugunu guzel yetistirdigi zaman tam mumin bir kadindir.

kadin evde is yapmak zorundami peki?

Tabikide zorunluk diye bir sey yok. bir gun Resullullaha sahabe hanimlari gelip ya Resullullah erkekler savasiyor cihadin sevabini aliyorlar,bizse evde oturuyoruz bize öyle bir sey söyleki onlarla ayni sevabi alalim Resullullah buyurduki sizde Allah rizasi icin evin isini yaptiginiz vakit ayni sevabi alirsiniz.

nekadar guzel bir haber,arkadaslar biz her gun bu isi yapiyoruz bunun niyetini Allah rizasi icin deyelim vede hergun cihat sevabini alalim.

kadin evdeykende onun nafakasini karsilamak tamamen esine aittir islamda erkek kendi varligi ölcusunde kadinin nafakasini karsilamak zorundadir.

saglayamiyacaksa evlenmez kadinin nafakasi gibi ilac tedavi mesru suslenme masraflarida erkeye aittir.

talakla bosanan kadinin iddet muddeti bitinceye kadar nafakasi erkeye aittir.

kaynagi:
Izahli kadin ilmihali ansiklobedisi sy27A.Uysal

ve bir cok fikih kitaplarinda bu konu anlatilmaktadir.

son olarakta kadinlar nazik vede hassas varliklardir,tipki bir gul gibi onlara gul gibi muamele ederseniz mutlaka karsiliginda yuvasina dört elle sarilip sahip olan bir kadin bulursunuz.yeterki onlarinda duygularinin oldugunu unutmayalim.

kadin sadiktir

kadin annedir

kadin merhametlidir

kadin yuvasina sahip cikandir

kadin bir guldur

 

23/4/2009

Ölüm ve Sonrası Neler Oluyor?‏



Ölum aninda ruh, bu dunyadaki insanlarin icinde yasadiklari boyuttan ayrilirken, geride cansiz bedenini birakir. Deri degistiren canlilar gibi, bu dunyadaki bedenini geride birakir ve asil hayatina dogru ilerler.

Ancak geride kalan bedenin karsilasacaklari da ibret vericidir. Ozellikle bu bedene hayattayken gereginden fazla deger verenler icin.

Peki oldukten sonra bu bedenin basina neler gelecegini ayrintili olarak dusundunuz mu hic?

Bir gun oleceksiniz. Belki hic beklenmedik bir sekilde. Ekmek almak icin bakkala giderken yolda bir araba kazasi gecireceksiniz. Ya da amansiz bir hastalik hayatiniza son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak.

Boylece olumu tatmaya baslayacaksiniz.

Bu andan itibaren de, bedeninizle hicbir iliskiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediginiz ve sahiplendiginiz o beden, siradan bir et parcasi haline gelecek. Olumunuzle birlikte bedeninizi baska insanlar tasimaya baslayacaklar. Etrafta aglayanlar, "daha dun buradaydi", "dag gibi adamdi" diyenler olacak. Sonra o bedeni alip evin bir odasina, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek. Ertesi gun gomme islemleri baslayacak. Cansiz bedeni alip gasilhaneye goturecekler. Gorevli, kaskati kesilmis olan bedeninizi soguk suyla yikayacak. Ancak bu asamada olumun izleri de bedende asikar hale gelecek. Morarmalar baslayacak.

Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup ustune yesil bir ortu ortecekler. Cenaze arabasi gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarliga dogru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazi insanlar cenaze geciyor diye saygi gosterecek, cogu kendi isine bakacak. Sonra mezarliga gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi gorunenler tarafindan ellerde tasinacak. Etrafta muhtemelen yine aglayanlar, sizlananlar olacak. Sonra o kacinilmaz yere, mezara gelinecek. Ustunde sizin isminiz yazili... Bedeni tabuttan cikarip beyaz kefenle birlikte mezarin icine atacaklar. Ve sonra son is yapilacak. Ellerine kurek alanlar, beyaz kefenin icindeki bedenin uzerine toprak atmaya baslayacaklar. Kefenin agzini acip icine de toprak atacaklar. Agziniza, burnunuza, bogaziniza, gozlerinize topraklar dolacak. Topraklar yavas yavas kefeni ortecek. Biraz sonra isleri bitecek ve gidecekler. Mezarlik her zamanki derin sessizligine burunecek. Gidenler, kendi hayatlarina geri donecekler, ama gomulen beden icin artik hayatin hicbir anlami kalmamis olacak. Dunyadaki hicbir guzellik, hicbir guzel ev, guzel insan, guzel manzara artik o beden icin bir sey ifade etmeyecek. Bedeniniz, hicbir dostunuzla artik gorusemeyecek. Beden icin var olan tek sey, artik yalnizca toprak ve onun icindeki bakteri ve kurtlar olacak.

Oldukten Sonra Ne Hale Geleceginizi Hic Dusundunuz mu?

Zaten gomulmenizle birlikte bedeniniz hem icten hem de distan gelen etkilerle hizli bir parcalanma surecine girecek.

Vucutta oksijen kalmayacagindan, bir sure sonra mikroplar faaliyete gecerek bedene yayilacaklar.

Karinda toplanan gazlar cesedi sisirecek ve bu sislik vucudun her tarafina yayilarak, bedeni taninmaz hale getirecek.

Bundan sonra gazin diyaframa yaptigi basinctan dolayi agizdan ve burundan kanli kopukler gelmeye baslayacak.

Curume ilerledikce killar, tirnaklar, avuc icleri ve tabanlar yerlerinden ayrilacaklar.

Bu disdegismeyle beraber, ic organlarda da (akciger, kalp ve karacigerde) curume baslayacak.

En korkunc olay ise bu noktada gerceklesecek; karin bolgesinde toplanan gazlar deriyi zayif noktasindan patlatacaklar ve bedenden tahammul edilmez derecede pis kokular yayilacak. (Olu insan kokusu, dunyanin en igrenc kokularindandir.)

Bu sure icinde kafadan baslamak uzere, adaleler de yerlerinden ayrilacak.

Cilt ve yumusak kisimlar tamamen dokulecek ve iskelet gozukmeye baslayacak.

Beyin tamamen curuyecek ve kil gorunumunu alacak, kemikler baglantilarindan ayrilacak ve iskelet dagilmaya baslayacak...

Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yigini haline gelene kadar boylece devam edecek.

"Ben" sandiginiz bedeniniz boylelikle korkunc ve igrenc bir sekilde yok olacak. Geride kalanlar sizden soz ederken, topraktaki tum kurtlar, bocekler ve bakteriler sizin etlerinizi kemirecekler.

Eger bir kaza sonucunda olur de, gomulmezseniz, o zaman cok daha feci bir manzara ortaya cikacak. Bedeniniz, sicak havada acikta kalmisbir et gibi, kurtlanacak, birkac gun icinde bir kurt yumagi haline donusecek. Kurtlar, son et parcasini da yiyene kadar iskeletin kivrimlari arasinda dolasacaklar.

Boylece "en guzel bir bicimde" yaratilmis olan insan hayati, olabilecek en korkunc bicimde sona erecek.

Peki neden?

Insan vucudunun oldukten sonra bu hale getirilmesi Allah'in dilemesiyledir. Ve bunun cok buyuk bir hikmeti vardir. Insan, kendisinin aslinda bedenden ibaret olmadigini, bedeninin yalnizca kendisine giydirilmisgec ici bir kilif oldugunu, bu korkunc sonu gorerek anlamali, bedenin otesinde bir varligi oldugunu hissetmelidir. Insan, sadece bedenden ibaret olamayacagini, bedenin otesinde onu bir arac olarak kullanan ruhun var oldugunu anlamalidir.

Allah kendini "et ve kemikten" ibaret sanan insana, belki de bunun bir aldanis oldugunu kavratmak icin boyle ibret verici bir son hazirlamistir.

Insan, bedeninin olumune bakmali, bu gecici dunyada adeta sonsuza kadar kalacakmis gibi sahiplendigi ve butun arzularina boyun egdigi bedeninin akibeti hakkinda dusunmelidir. O beden topragin altinda curuyecek, kurtlanacak ve iskelete donusecektir.

11/3/2009

Kur'anla Konuşan Kadın



Abdullah b. Mübarek anlatıyor: Hacı olmak ve Peygamber Sallellahü Aleyhi ve Sellem’in kabrini ziyaret etmek için Beytullah’a doğru yola çıkmıştım. Yolun bir kısmını katettiğimde birden bir karartı gördüm.
İyice yaklaştığıımda karartının üzerinde yün bir hırka ve başörtüsü olan bir ihtiyar kadın farkettim.
Ona: ALLAH Celle Celalühu’nun selamı, bereketi ve rahmeti üzerine olsun, dedim
. O: “Rahim (çok esirgeyici Rablerin) den (kavlen) bir selam da vardır”(Yasin;5 dedi.
Ben ona: ALLAH sana rahmet etsin, burada ne yapıyorsun, dedim.
Kadın da: “ALLAH Celle Celalühu kimi saptırırsa, artık onu yola getirecek yoktur” (Araf;186) dedi.
Böylece onun yolunu kaybettiğini anladım ve nereye gitmek istiyorsun? diye sordum.

O cevaben dedi ki:
“Münezzehtir O hâlıkı kudret ki, kulunu Mescidi Haram’ dan alıp, Mescidi Aksa’ya götürdü”(İsra;1).

Bu cevaptan, onun haccını bitirdiğini ve Mescidi Aksa’ ya gitmek istediğini anladım.

Ona: Ne zamandan beri buradasın? diye sordum.
O: “Üç tam gece” (Meryem ;10) dedi.
Ben: Yanında yiyecek birşey göremiyorum, dedim.
O: “Beni yediren de, içiren de O’ dur”(Şuara;79) dedi.
Ben: Ne ile abdest alıyorsun? (Suyun yok) dedim.
O dedi ki: “Su bulamazsanız, tertemiz bir toprağa teyemmüm ediniz”(Nisa;43).
Ben ona: Yanımda yiyecek var, yermisin? dedim.
Kadın: “Sonra orucu geceye kadar tamamlayın”(Bakara;187) dedi.
Ben, bu ay Ramazan değil dedim.
O: “Kim tatavvu (gönülden vacip olmayan amellerden) hayır iyilik yaparsa, (karşılığını görür) ALLAH Celle Celalühu şükrün karşılığını verendir ve bilendir”(Bakara;158) dedi.

Ben; seferde oruç tutmamak bize mübah kılındı deyince,

O: “Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır”(Bakara;184) dedi.

Ben: Niçin benim sana konuştuğum gibi konuşmuyorsun? dedim

Kadın: “Bir lakırdı telaffuz etmez ki, illa yanında hazırlanmış bir gözetici melek vardır”(Kaf;1 dedi.

Ben: Sen kimlerdensin? dedim.

O: “Bilmediğin şeyin ardına düşme, doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur”(İsra;36) dedi.

Ben: Hata ettim, bağışla, bağışla, dedim.

O ise: “Bu gün sizin üzerinize bir levm yoktur (bugün azarlanacak değilsiniz) ALLAH Celle Celalühu sizi bağışlar”(Yusuf;96) dedi.

Ben: İstermisin, seni şu deveme bindireyim de kafilene yetiştireyim, dedim.

O ise: “Hayırdan ne yaparsanız, ALLAH Celle Celalühu onu bilir” (Bakara;197) dedi.

Binmesi için devemi ıhtırdığımda (çöktürdüğümde),

O: “O mü’min erkeklere söyle, gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler”(Nur; 30) dedi.
Gözümü ondan çevirdim ve bin dedim. Binmek istediği vakit deve ondan ürktü ve elbisesini yırttı.
O: “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür”(Şuara ;30) dedi.
Ben: Sabret onu bağlayayım, dedim. O: “Süleyman’a (aleyhisselam) bu meselenin hükmünü bildirmiştik”(Enbiya;89) dedi.
Deveyi bağladım ve bin dedim.
Bindiğinde: “Bunları bize musahhar kılan (buyruğumuza veren) Rabbımızın şânı pek yücedir. Zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbımıza döneceğiz”(Zuhruf;1314) dedi.
Devenin yularından tuttum ve bağırarak yürümeye başladım.
Kadın: “Yeryüzünde mütedil ol (tabî ol) sesini kıs”(Lokman;19) dedi.
İyi ki âyeti devam etmemiş: “Muhakkak seslerin en çirkini merkep sesidir” (Lokman;20).
Ben de yavaş yavaş yürümeye ve şiir terennüm etmeye başladım.
Kadın: “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun”(Müzzemmil;20) dedi.
Ben ona: “Sana birçok hayır verilmiş”(Bakara;269) dedim.
O: (ayet devam ediyor) “Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır”(Bakara;269) dedi.
Biraz yürüdükten sonra: Kocan var mı? diye sordum.
O: “Ey iman edenler, öyle şeylerden sual etmeyiniz ki, eğer size açıklanırsa, sizi müteessir eder (Size açıklanınca, hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın)”(Maide;101) deyince, sustum ve kafileye yetişinceye kadar konuşmadım,

sonra: İşte kafile, senin orada kimin var? dedim.
O: “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür”(Kehf;46) dedi. Böylece kafilede çocukları olduğunu anladım.
Onların alâmeti nedir? dedim.
Kadın dedi ki: “Onlar yıldızlarla da yollarını bulurlar”. Ve çocuklarının, kafilenin rehberleri olduklarını anladım. Kafilenin ilerisine yöneldim, sonra: İşte kafilenin başı, çocukların kimlerdir? dedim.

Kadın: “ALLAH İbrahim’i dost edinmişti”(Nisa;125). “ALLAH Musa’ya hitap etti, tekellüm etti”(Nisa;164). “Ey Yahya! kitaba kuvvetle sarıl”(Meryem;12) dedi. Ben:
Ey İbrahim, Ey Musa, Ey Yahya diye bağırdım. Bir de ay yüzlü gençlerle karşılaştım.
(Şimdi öyle isimler koyuyorlar ki, ne Kur’an’da var, ne de Hadis kitaplarında; ALLAH Celle Celalühu selâmet versin!)
Geldiler.
Sonra yerlerimize oturunca, kadın oğullarına taraf: “Şimdi birinizi şu paranızla (gümüş akçenizle) şehre gönderin. Taam bakımından hangisi daha temiz ise ona baksın da, ondan size bir rızık getirsin”(Kehf;19) dedi. Onlardan biri gitti, yiyecek getirdi. Sonra bana takdim ettiler.
Kadın: “Afiyetle yeyiniz ve içiniz. Geçmiş günlerde takdim etmiş olduğunuz (peşinen işlediklerinize karşılık) şeylerin mükâfaatı olarak”(Hakka;24) dedi.
Ben ise: Bu kadının halini bana açıklamadıkça yemeğiniz bana haramdır, (yani açıklamazlarsa yemeyeceğim) dedim.
Çocuklar:Bu bizim annemizdir. Kırk yıldır; hatâ yaparım da ALLAH Celle Celalühu’nun gazâbına uğrarım korkusuyla, Kur’an’dan başka birşeyle konuşmuyor, dediler. Ben: “İşte bu ALLAH’ın fazlıdır ki, bunu dilediğine verir ve ALLAH Celle Celalühu büyük fazl (lütuf) sahibidir” (Cuma;4) diyerek sohbeti bitirdim

9/3/2009

Takvanın İki Yönü



Allah Teâlâ'ya göre her şey çok kolaydır. Biz, esbap planında düşünmeye kalkınca her şeyi zor ve çetin görüyoruz. Bizim, özellikle de bu devirde, kalb ve ruhun dereceyi hayatına çıkmamız da ulaşılması imkansız bir hedef gibi görünüyor. Fakat, kalpler O'nun elinde. O murad buyurursa, bizi de salih kulları arasına dahil eder.

Ne var ki, bu yol çok fedakarlık istiyor, bu uğurda sabırla çalışıp çabalamak gerekiyor. Rezzâkı Hakîkî'nin bize verdiği bütün nimetleri yine O'nun rızası istikametinde sarfetmek iktiza ediyor.

Bir de bu yolun yolcusu, her zaman takvayı esas almalıdır. Tekvinî emirlere bakmada da takvadan sapmamalıdır. Takvanın bu iki yönü de ihmale gelmez. Takvanın iki yönü:

1) Teşriî emir ve nehiylere riayet; yani, dinin "yap" veya "yapma" dediği hususlarda emre imtisal etmek.

2) Tekvinî emirlere riayet; yani, Allah'ın (cc) kainatta cari sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmektir.

Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm'ın hayatı seniyyelerine baktığımızda, O'nun sebepleri gözardı etmeden, âyatı tekvîniyeyi çok iyi okuyarak, hep takva yörüngeli yaşadığını görürüz. Mesela; O, ashabına "Gece yatarken, evinizde yanan ateşi söndürünüz." buyurmuşlardır. İşte, burada ve benzeri sözlerinde sebeplere riayet edilmesini ve ateşten dolayı evde herhangi bir kazaya sebebiyet verilmemesini ifade etmişlerdir.

Allah için yemeiçme, Allah için çolukçocuk sahibi olma, Allah için işleme, Allah için başlama.. bunları ardı ardına sıralayın ve çoğaltın çoğaltabildiğiniz kadar. İşte bunların hepsini, Allah için yaptığınız; Allah adına hareket ettiğiniz zaman takva dairesine girmiş ve her yaptığınız amelde ibadet sevabı kazanmış olursunuz. Fakat "Hele bir namaz kılayım da görsünler!" "Hele bir konuşayım da nasıl konuşulurmuş öğrensinler." "Herkesten daha çok vereyim de vermek, civanmertlik nasıl oluyormuş bilsinler." dediğiniz an pek çok şeyi kaybedersiniz.

9/3/2009

''Kitab nedir, İman nedir bilmezken'' nasıl 



Önce Şûrâ Sûresi’nin 52. âyetini okuyun:
“(Bu vahiy sana gelmezden önce) Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin; ama şimdi bu (vahyi) bir ışık yaptık.”

Sonra da Kalem Sûresi’nin 4. âyetini:
“Evet, çünkü sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin!”
Bu iki âyetin iki ortak noktası var:


1. İkisi de Peygamber Efendimizin vahiy öncesi durumu hakkında bilgi veriyor.


2. İkisi de, bunu “emir/nehiy tarzında” (inşa) değil, “haber tarzında” (ihbar) veriyor.
İlk inen sûrelerden biri olan Kalem Sûresi’ndeki âyet, Hz. Peygamber’in peygamberlikten önceki ahlâki durumunu haber veriyor: “Muazzam ve muhteşem bir ahlâk.”
Bunu verirken, “inne” edatının en baskın iki muhtemel manasından biri olan “ta’lil” anlamını tercih ediyoruz. Bu tercihin anlamı şu: Sanki Hz. Peygamber, “Rabbim, bu göreve niçin başkası değil de beni seçtin?” diye sormuş da, bu sorunun cevabı gelmiş gibi: “Çünkü sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin.”


Bu âyet açıkça, “Ahlâk işin başıdır” diyor. Göklerin eli, çöle dönmüş dünyanın yüreğine bire sonsuz veren bir tohum ekecek. Bu “cins” tohumun en baskın niteliği, yani alâmet-i farikası, “ahlâk” olarak tanıtılıyor.
Şimdi de Şûrâ Sûresi’ndeki âyeti, bu âyetin altına yerleştirelim. Ne çıkıyor sonuçta: Kendisine Kur’an vahyi gelmezden önce “kitap nedir, iman nedir bilmeyen” bir insan. Bunun anlamı şu: Son vahyin aydınlattığı ilk bilinç, ilk muhatabının bilinci. Kur’an vahyinin münevver kıldığı ilk yürek, ilk muhatabının yüreği. Çünkü o daha önceden bilmediklerini, vahiy sayesinde bilir hale geliyor.


Şimdi iki âyeti birlikte formüle edecek olursak, ortaya şuna yakın bir sonuç çıkmaz mı: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezken bile, muhteşem bir ahlâk üzereydin!”


Bu sonuç, günümüz Müslümanı için bir şey ifade eder mi?


Günümüz Müslümanı bu sonucu nasıl, nereye kadar anlar, anlayabilir?


Mesela “kitap nedir, iman nedir bilen”, fakat iş ahlâka gelince, ahlâki davranışa gelince, bırakın “muazzam ve muhteşemini”, normal bir ahlâki standardı dahi tutturamamış Müslüman için bu âyetler ne ifade eder?


Sözü “davranış ve ilişki ahlâkına” getirirsek neyi ifade eder?


İş ve işveren-işçi, patron-eleman ahlâkına getirirsek neyi ifade eder?


Bilim ve ihtisas ahlâkına getirirsek neyi ifade eder?
Bırakın İslâmî olanını, “insanî muamelelerdeki ahlâk standardına” getirirsek neyi ifade eder? Mesela; aile içinde, karı-koca arasında, hısımlar arası ilişkide?
Bir yanda “kitap nedir, iman nedir bilmezken dahi muhteşem bir ahlâka sahip olan” bir Peygamber’in, öte yanda “kitap nedir, iman nedir bildiği halde ahlâkî standartların en asgarisini dahi tutturamayan” ümmeti olmak!?


Bence, bu yılın Kutlu Doğum Haftası’nda ele alınması gereken bir numaralı konu bu olmalıydı. Sorulmalıydı: “Hz. Peygamber’e duyulan iştiyakın edebiyatına rağmen, kendini ona nisbet eden ümmetin ahlâkî alanda yaşadığı bu sefalet neyin ifadesi?” diye.
Bir yerlerde yanlış yapılıyor, bu kesin. Hz. Peygamber’in, bu yanlışın –hâşâ- taraflarından biri olmadığı da gün gibi âşikâr. Peki, geriye kim kaldı? Elbette kendisini ona nisbet edip, onu izlediğini iddia edenler.


Sözün özü: Onun kokusunun müebbet olması yetmez; o kokuyu alan bir yüreğe, üreten bir bilince, yayan bir ahlâka sahip olmak şart.


m.islamoğlu

9/3/2009

Tuhaf bir yalan: HAYATINI YAŞA!







Şuna şaşırayacak mıyız: Yaşamadığımız bir hayata dair sorulduğumuzda... Oysa, özellikle bu yüzden, yaşamadığımız için sorumlu tutulmamız anlaşılabilir birşeyken.

Anlaşılması güç olan, tam “burada,” tam da yaşamadığımız hayatın içinde, bu nitelikteki hayatın sorumluluğunu rahatlıkla taşıyor olmamız.

Bu rahatlık, sürdürülebilir kılıyor, ama hayatı yalnızca “sürdürülebilir” kılması onu insanî olmaktan uzaklaştırıyor. Soğuk, “mekanik” bir rahatlık. Şeyler ile kurduğumuz her türde ilişkinin doğasını belirleyen bu rahatlığın spekülatifliği, hayatlarımızın bir tehditle sınanmasıyla kolayca açığa çıkabilir.

İnsanın bir üretim aracı olarak tarihte yeniden icadı ve bu tarihî ahmaklığın zekice sistemleştirilmesi olgusunun sürekliliği; tahakkümcü iktidar ilişkilerinin kesintisizliği; en alttan en üst seviyeye kadar bu ilişkiler ağı içinde uygulanan yöntemlerle ve geliştirilmiş stratejilerle dünyayı “insansızlaştırma” pratikleri hayatın imkân alanlarını zorbaca daraltmıştır. Hayatın yaşanamazlığı dediğimiz şey tercihlerimizin (sahip olduğumuz bir parça özgürlük de iktidar ilişkilerinin işleyişinden bağımsız değildir), yapıp ettiklerimizin neye tekabül ettiği, neye eşitlendiği ile ilgilidir: Kendimizin dışında bir yere... Kendimizin yokluğuna.

Hayat, hayatiyetini yitirmiştir. Hayatı canlı kılan öz, bugünün üretilmiş hakikat alanında yer bulmamaktadır. Sürgit iktidar ilişkilerinin içinde hakikat üreten aygıtların insanı tâbi kılan, hizaya sokan, disipline eden teknikleri hayatı sahici olmaktan çıkarmış, bir yalana dönüştürmüştür. Artık hiçbir şeyin değeri hayata nasıl hizmet ettiği, ona ne kattığı ile ölçülemez, çünkü hayat, merkezî olma vasfından boşaltılarak mübadele ilişkilerinin vahşi değerlerince yeniden üretileceği pazara sürülmüştür: Mülkleştirilmiştir. Parçalara bölünmüş ve el konulmuştur.



İnsan için hayat, anlamlandırmanın, keşfetmenin, zenginleştirmenin imkânların açık olduğu özgür bir tecrübe olmaktan çıkmıştır:



Birikimi değil, eksilişi işaret etmektedir. “Ziyanda olma” hâli, ekonomi merkezli düşüncenin kâr-zarar denkleminde daimileştirilmiştir. Televizyon ekranlarından akan rakamlar, grafikler iyinin ve kötünün sözcülüğünü üstlenmiştir. Hikmetin değil, tahakkümün dilini kullanarak. Bu dil, formüle ettiği yaşayış biçimlerini kaçınılmaz bir kadermiş gibi seçeneksiz olarak dayatmaktadır. Acil bir amaçlılığın kuvvetle vurgulandığı bu buyurgan dil, insanı sürekli bir geç kalmışlık ve yetersizlik duygusuyla kışkırtıyor. Öyle ki, sonuçta profesyonel bir işle bağlantılandırılmayan düşünce lanetlenmekten kurtulamaz. İnsansızlaştırılmış her alanda, pratik çıkarların barbar yüzü sırıtmaktadır. Çürümüşlük, uğursuz bir sakınımla şımartılırken, insan için imkânsız kılınmış hayatın içinde sığınılacak bir köşe kalmamıştır. Özel hayat, bir şakadan ibarettir. Eğlencenin eğlendirmeyen dünyası, insansızlaştırılmış bir dünyada insan için tasarlanan en doğal mekanların, toplama kamplarının, toplu mezarların, açlık bölgelerin, sefalet yuvalarının, bombalanmış şehirlerin üzerinde yükselerek onları görülmez kılmaktadır. Eğlencenin sağırlaşmaya ve körleşmeye sonuna kadar açık dünyası, gündelik yaşayışın cömertce sunduğu sıkıntılar ve karabasanlarla semirmiş, piyasanın ruhuna uygun biçimde; kendi zamanını ancak satın alarak sahiplenen insan için vazgeçilmezliğini ilan etmiştir.

Gündelik yaşayışın sathiliği, derinindeki sahteliği kurnazca gizliyor. Kimse, bir hayata sahip olduğu için yaşıyor görünmemektedir, çünkü hayat, umutsuz bir hayatta kalma çabasına sabitlenen bakışlarda yitip gitmiştir. “Hayatını kazanmaya” çalışan kişi, daha baştan neyi kaybettiğini gözden kaçırmıştır. Adorno’nun ifadesiyle “kendi yokluğunun ideolojisine dönüşmüş olan hayat”ın içinde, modern toplumun ideal bireyi, yerleşik olana arısasızca eklemlenerek, kendi yokluğunu onaylamış bir sahtelik dolayımında sürekli yeniden—üretmektir. çalışıp çabalamaları, faaliyetleri bu sahtelikle çarpıtılmıştır. Kâr’ın mutlaklaştırıldığı global pazarın müşterilerinin ruhları, faydalı, üretken, işe yarar görünmenin hâlâ hayatta kalmanın tek geçerli şartı olduğu baskısının dehşetiyle sakatlanmıştır.

Bu sakatlanışla kendine ait bir hayatı yaşayabilme yeteneği bütünüyle körelmiş olan insan, bugün, tuhaf bir huzursuzluğa kapıldığında şu mazeretle rahatlayabilir: “Herkes böyle yaşıyorsa, bunda garip olan ne?”

SEDAT TURAN


9/3/2009

ALLAH YOLUNDA YARIM GÜN YÜRÜMEK...



Rahman Rahim Allahin adi ile...
Alemlerin Rabbı Allaha hamd olsun.
Afiyette ve belada, darlıkta ve genislikte.
Salat ve selam, Seyyidül-mürselin Resulullah Efendimize ve tüm aline
Sübhan Allahtan temenni: Selametiniz, afiyetiniz, sebat ve istikametinizdir



ALLAH YOLUNDA YARIM GÜN YÜRÜMEK...

Ebu Eyyubil-Ensari (r.a.) hazretleri anlatıyor: Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: ''Allah yolunda bir sabah ya da bir akşam yürüyüşü, güneşin, üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.'' (Buhari, Sahih, Cihad, 7/73)

Allah Teala insanı ve cinni, yalnız kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Bu mükellefiyetlerine zemin olmak üzere de, dünya ve nimetlerini onların hizmet ve ihtiyacına amade kılmıştır. işte bu nimetlerden istifade süresi demek olan hayat ise, çok çeşitli faaliyetlerin yanında bedeni-ilmi-mali cihada da sahne olmaktadır. İnsan, muhtelif amillerin tesiri ile hangi işinin en önemli, en karlı veya en zararlı olduğunu her zaman doğru olarak tayin edemez.

Bu, inanan insanlar için de aynıdır; inandıkları ve yapmak istedikler işlerin, hakikaten hangisinin daha mühim olduğunu her zaman isabetli olarak tesbit ve icra etmeleri mümkün olmayabilir. Dünyada insanı, değer olarak kendine bağlayan bir çok şey vardır. Herkes ehemmiyet verdiği hususla daha sıkı, daha ciddi ve ısrarlı bir şekilde meşgul olmak ister.

Yaptığı işin değeri mevzuunda kendi içinde belli bir kanaate sahip olmayan insan ise, işinde kar etse bile huzursuzdur, memnun değildir. Başka işler ve mesleklere karşı daima açık bir ilgi içinde olmaktan kendini kurtaramaz.

Hadis-i şerifte, Allah yolunda yani insanların İslamın getirdiği hidayetten nasibedar olabilmeleri, iki cihan saadetine kavuşabilmeleri maksadıyla yarım günlük bir hizmetin, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden, bir başka rivayette ise, dünya ve dünyadakilerden daha hayırlı olduğu açıklanmakta...

Böylece Müslümanlar, bütün insanlığın saadeti için, Allah yolunda hizmete teşvik edilmektedir.

Bir başka hadis-i şerifte ise Resulüllah Efendimiz, Hz. Aliye hitaben, ''Senin vesilenle bir kişinin hidayete kavuşması, kırmızı develerden teşekkül eden sürülerin sahibi olmandan senin için daha hayırlıdır'' buyuruyor.

Blogcu ile yapıldı
Veda Hutbesi
Veda Hutbesi
Bismillahirrahmanirrahim

EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.
İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.


ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.


ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.


İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki
hakkınız, onların, aile yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.


MÜ'MİNLER!


Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur'andır.
MÜ'MİNLER!
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...


ASHABIM!

Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İNSANLAR!

Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İNSANLAR!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.
İNSANLAR!
Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.)

Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab!
Kuran-ı Kerim
Kütüphanem
» 40 Hadis
»
Vaazlar
»
Sorularla Dinimizi Öğren
»
islamda Cinsel Hayat
»
Adet, Lohusalık, Regl
»
Dua nedir? Çeşitli Dualar
»
Din Nedir?
»
İman Nedir Nasıl edilir
»
Adab-ı Muaşeret
»
Resimli Flash Şiirler
»
Hz.Muhammed Hayatı
»
MEZHEPLER
Adab-ı Muaseret
» Selamlasma Adabi
»
Saygı Adabı
»
Kardeşlik Adabı
»
Komşu Adabı
»
İzin İsteme Adabı
»
Yemek Adabı
»
Elbise Adabı
»
Doğruluk Adabı
»
Sır Tutma Ahlakı
Namazlar(Resimli)
» Namazın Kılınışı Resimli
» Namaz Kılma Tablosu
»
Cuma Namazı Kılınışı
»
Bayram NanazıI
»
Cenaze Namazı
»
Kaza Teravih Yolcu Namazları
»
Sehiv Secdesi (Unutma Secdesi)
Abdest (Resimli)
» Abdestle ilgili Bilgiler
»
Abdest Alınışı Resimli
»
Abdesti Bozan ve Bozmayan Durumlar
»
Gusülle ilgili Bilgiler
»
Teyemmüm Bilgiler
»
Teyemmüm Resimli
Mubarek Gün-Gece
» Kadir Gecesi
»
Mevlüt Kandili
»
Regaib Kandili
»
Miraç Kandili
»
Beraat Kandili
»
Mübarek Günler
»
Üç Aylar
» Kandil Mesajları
Kıssadan Hisse
» 33 ADIM
»
86400 Saniye
»
Hüzün
»
İcki Icmek
»
Sakat Köpek
»
Kirlangic
»
Sevgi Agaci
»
Yaban Kazlari
»
Dini Hikayeler TÜMÜ
Önemli Dini Bilgiler
» Oruç ile ilgili Bilgiler
»
Zekat ile ilgili Bilgiler
»
Hac ile ilgili Bilgiler
»
Kurban ilgili Bilgiler
»
VEDA HUTBESİ
Hurafeler
» SiHiR = BÜYÜ
» Çaput Bağlamak
» MUSKA
» Mum Yakmak
» Kurşun Dökmek
» Fal Açmak
» Günlerin Uğursuzluğu